- Sizden Gelenler

Atlı Okçuluk Yerde Başlar

İnsan şöyle oturup düşündüğünde görebiliyor aslında birçok şeyi, gözünün önüne getirebiliyor binlerce yıllık Türk tarihini. Ötüken ormanlarından başlayan kadim yolculuğun Anadolu’ya oradan Viyana’ya kadar giden zafer yolunu. İnsan düşündüğünde görebiliyor aslında, Türk’ün bu zafer yolunda ki üç kadim yoldaşını; kılıcı, ok ve yayı, atı..

Bu yolu düşündüğünde kopuyor insan 21.yüzyıldan, işinden gücünden. Hele bir de tüm varlığı ile içine girdiğinde bir anda kendisini atın belinde, elinde ok ve yayı ile buluveriyor. En güzel yanı da bu sanırım, insanın hobisinin bir an da işine dönüşmesi.

Ben Cüneyt Buzlu, Eskişehir Sultan Ata Sporları Kulüp başkanı ve atlı okçuyum. Kadim Türk tarihinin genlerimden gelen zengin kültürel mirasla birleştirerek tarihi yeniden yaşadığım çağdayım. 2015 yılında başladım okçuluk ilmine. Beş yılda pek çok yol kat ettik, kat ettiğimiz her adımda yeniden andık atalarımızı, şad ettik Oğuz Kağan’ın, Sultan Tuğrul’un, Fatih’in ruhunu.. Bugün yeniden şad edeceğiz o büyük isimlerin ruhunu, ama bir farkla yazıya geçireceğiz Bilge Kağan gibi, ölümsüz kılacağız. Ben okçuluğun teknik kısmını anlatırken sizlere, kulüp üyemiz ve kıymetli kardeşim Uzman Tarihçi aynı zamanda kendisi de atlı okçu olan Burhan Erhan Çavdaroğlu’da meselelerin tarihi yanlarına dokunarak kendinizi kah Bursalı Şüca’nın yanında, kah Sultan Süleyman’ın atının sağ sağrısında bulmanızı sağlayacak..

Okçuluğun insanlık tarihinin en eski çağlarına kadar inen uzun bir geçmişi vardır. Hunlardan ve Göktürklerden beri Altaylarda ve Çin-Türkistanı’nın geniş bozkırlarında dağınık kümeler halinde yaşayan Türk boyları Doğu okçuluğunun en başarılı uygulayıcısı olarak bu kültürü bize taşıyacak ateşi yakmışlardır. Türkler, bulundukları bozkır yaşamında hayatta kalabilmek için ellerindeki imkanlarla kendilerine bir savunma aracı yapmaya kalkıştılar: Esneyen bir ağaç, sürülerindeki büyükbaş hayvanların boynuzu ve aşil tendonundan yaptıkları kuvvetlendirici materyal. Bu materyal ilk Asya tipi kompozit yayı ortaya çıkarttı. Bu yaylarda kullanabilecekleri hafif ve sağlam ağaçlardan yaptıkları oklarla ise hayatta kalmanın ötesinde bir kültürün yolbaşları olmuşlardı çoktan.

Asya menşeli kompozit yay, Batıya doğru yayılıp Sasanîlere geçmişti. Daha sonra, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Türkleri ile Moğollar, Tatarlar ve Osmanlılar da, aynı tipi geliştirerek, başarıyla kullanmışlardır. Kompozit yay, 16. Yüzyılda, Osmanlı ordularıyla bir kere daha Avrupa ortalarına kadar taşınmıştır. Macarlar ve Polonyalılar, Türk kılıcı gibi Türk yayının da üstünlüğünü yakından tanımış, benzerlerini yapmaya çalışmışlardı.  Ok ve yay, Türklerde hâkimiyet sembolü idi. Çetirlerinde ve sikkelerinde bu sembolü kullanmaları, okçuluğa tanıdıkları öneme işaret eder. Göktürklerde ok, “tâbi’lik” ve esareti, yay ise “metbu’luk” ve üstünlüğü gösterirdi. Kağanın, idaresindeki boylara ok göndermesi, kuvvetlerini toplayıp kendisine yardıma gelmeleri anlamını taşıyordu. Bu töre ve semboller, daha sonra Selçuklularda da devam eder. Büyük Selçuklular 1040’da Dandanakan zaferini kazanınca, komşu ülkelere gönderdikleri fetih-nâmelerin başında eski Türk hâkimiyet sembolü olan ok ve yay işaretleri bulunuyordu. Selçuklularla Bizanslılar arasında yapılan barış antlaşmasında, antlaşmanın onayı için Tuğrul Bey, Şerif Nasır başkanlığındaki bir heyeti, 1040’da İstanbul’a göndermiş, orada bu vesileyle onarılan eski Emevî Camii’nin mihrabına hâkimiyet sembolü olan ok ve yay işareti resmedilmişti.

İyi bir atlı okçu olmadan önce iyi bir yer okçusu olmak kaçınılmaz bir hakikattir. Eğer yerde yayından çıkan ok putaya isabet etmiyorsa kişi ne kadar iyi bir binici olursa olsun asla iyi bir atlı okçu olamaz. Yaya okçusu olarak başladığım okçuluk hayatımda günde beş yüz ok atarak hazırlıyorum kendimi müsabakalara. Zira ben yayı bir gün bıraksam o beni on gün geriye atacak. Yerde ok atmakta sanıldığı gibi “ger- nişan al-bırak” şeklinde algılanmasın sakın.. Burada mühim olan el ve göz alışkanlığı edinilmesinin sağlanmasıdır. Öyle ki bir süreden sonra ok henüz yaydan çıkmadan siz okun nereye saplanacağını öngörebilmelisiniz. Okçuluğun Hz. Peygamber devrinden beri anlatıla gelen bir sırrı da vardır hani; “Oku attığın zaman sen atmadın Allah attı..” (Enfal Suresi 17.Ayet). Kişiye kibre kapılmamayı öğretir. Okun yaydan çıktığı andan itibaren artık Rabbimizin bu oku menzile vardırıp vardırmayacağının onun inayetinde olduğunu bize hatırlatır. Bunun bir vakışı ise ok ve yayın dini niteliği meselesidir. 14. Yüzyıldan bu yana kaleme alınan okçuluk risalelerinin pek çoğunda anılan ve Taberî’ye atfolunan rivayete göre: Ekinlerini yiyen kuşları öldürsün diye Tanrı, Âdem’e Cebrail eliyle ok ve yay yollamıştır. Bunların ne olduklarını soran Adem’e Cebrail yayı gösterip “Bu Allah’ın kuvvetidir”, oku gösterip “Bu da Allah’ın şiddetidir” demiş ve ona nasıl atacağını öğretmiştir. Bu inanca göre, ok ve yay cennetden çıkmıştır; onları Tanrı yollamıştır; dolayısıyla kutsal nesnelerdir. Ok ve yayın kutsallığı yanında, okçuluk da Tanrı ve din yolunda yapılan savaşlardaki önemi sebebiyle “sünnet”, hattâ “farz-ı kifâye” sayılmıştır.

Günlerce, haftalarca, aylarca ve hatta yıllarca talim yapılması okçunun formunu koruması ve kas hafızasının oluşması için hayati önemdedir. Kişinin yer okçuluğunda kafi bir derece kat ettiğinin hocası tarafından söylenmesinden sonra ise talibin at ile vakit geçirme vakti gelir. Talip, atı ile yürür, yemini verir, sohbet eder, tımarlar ve eyerler. Benim öğrencilerime hep söylediğim bir söz vardır; “Kişi çıraklığını yapmadığı işin ustalığını yapamaz.”. Atı okçuluk talibi temel biniş usulleri, damcılık ve at ile alakalı usulleri öğrendikten sonra yine hocasının müsaadesi ile atı ile ilk parkur deneyimine başlar. Sadağında yayı, tirkeşin de okları ile atına biner ve parkurda üç tur sadece atın belinde yürür. Akabinde atından inen talip atının yanında parkurda ki üç hedefe ok salar. Böylece hem at okun yaydan çıkıp putaya saplanma sesine hem de binicisinin üzerinde ne yapacağını görür ve alışır. Bu eğitimin ardından talip yayalıktan yeniden süvari olur (atına biner). Parkur başında atını durdurur ve koşma komutu verir, parkur boyunca dizginleri bırakan talip parkur sonuna doğru dizginleri yeniden eline alarak ata parkur sonunda duracağını öğretir. Bu eğitimi takiben ata yay ve ok koklatılır ve yelelerinde gezdirilerek alışması sağlanır. Ardından yine parkura giriş yapılır, ancak bu sefer elde yay olur ancak ok olmaz yay sanki ok varmışçasına gerilir ve tekrar bırakılır. Her hedefte bu tekrarlanır, akabinde yine parkur sonunda dizginler toplanır. Böylece talibin tek dizgin ile atı hareket ettirip durdurma eğitimi de yapılır. Tüm bu eğitimin sonunda talip elinde yay olduğu halde yeniden parkura girer tirkeşinden çektiği oku yayına yerleştirerek hakiki atlı okçuluk talimlerine başlar.

Türklerde, okçuluk İslâm dinini kabullerinden sonra, bu kutsal niteliği de kazanarak devam etmiştir. Atla, at üstünde kullandıkları ok ve yayla nasıl sıkı bir bağlantı içinde olduklarını ve daha önce İskitlerde gördüğümüz savaş taktiğine yatkınlıklarını Arap kaynaklarından öğrenebiliyoruz. El-Cahiz (766-869), geçen bölümde andığımız sözlerine ilâveten, Arapların 100-150 yıldan beri tanıdıkları Türkleri şöyle anlatıyor: “Türk, vahşî hayvana, kuşa, havadaki hedefe, insana, çömeltilmiş veya yere konmuş hayvandan hedeflere, avının üstüne pike yapan kuşlara ok atar. O, hayvanını hızlı sürdüğü halde, öne arkaya, sağa ve sola, yukarıya ve aşağıya ok atar. Haricî yayına bir ok koymadan, Türk on tane ok atar. Dağdan inerken veya bir vadinin içine girerken atını Haricînin düz yerde sürdüğünden daha hızlı sürer. “Düşmanla karşılaşınca, başlangıçta geri çekilirler. Bununla beraber çok defa geri dönerler. Fakat bu, askeri tehlikeye mâruz bıraktıktan, düşmanı hücuma tamama ettirdikten sonra vuku bulur. Türk geri döndüğü takdirde öldürücü bir zehir, insanın işini bitiren bir ölümdür. Zira arkasındaki insana önündeki insan gibi okunu isabet ettirir . Aynı tarihçi, bir başka risalesinde, Türk insanını kendi ağzından şöyle konuşturuyor: “Bizim küçük yaşımızda çevgân topu oynamak, atlar üzerine sıçrayarak binmek… yere çömeltilmiş canlı hedeflere, avının üzerine pike yapan kuşlara ok atmak… gibi savaş için temrin, hazırlık ve manevralarımız, düşmana hücum etmek ve geri çekildikten sonra tekrar saldırmak için alıştırmalarımız vardır”.

Yazımızın başında da söylediğimiz gibi, atlı okçuluk yerde başlar…

Eskişehir Ata Sporları Kulüp Başkanı Cüneyt Buzlu
Uzm. Burhan Erhan Çavdaroğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir